Kategori arşivi: Sinema

Mad Max: Fury Road

FURY ROADPost apokaliptik mi ? Hoşgeldiniz. Petrol, kan, su, kum, çamur, salya, ateş, ter… Şaşırmadık sanki, tabi yadırgamadık da.

Mad Max serisinin 4.filmi Fury Road 20 sene aradan sonra bizlerle. George Miller’ın -tüm seride olduğu gibi- yazıp, yönettiği filmde, Max rolü bu sefer Tom Hardy’de. George Miller gelişen teknolojinin de yardımıyla hep hayalini kurduğu cehennem betimlemesine bir adım daha yaklaşmış durumda.

Filmde dünya artık iyice parçalanmış. Petrol kıtlığını kuraklık da takip edince suya sahip olan güce de sahip olur konumda. Bekleyeceğiniz gibi suyu elinde tutan diktatör (Immortan Joe) ise insanlara kan ağlatıyor. Max, hayatta kalma mücadelesi içinde kendini Immortan Joe’dan kaçmaya çalışan bir grubun içinde bulurken. Grubun lideri Furiosa ise Immortan Joe’nın vazgeçemeyeceği bir şeyi bu kaçışta yanına alarak peşine üç ordu katıyor.

Hikaye ile ilgili daha fazla ayrıntı vermeden kendi fikirlerime geçiyorum. Tom Hardy oyunculukta kendini kanıtlamayı başarmış bir aktör olsa da Fury Road’ın bu birikime pek bir şey kattığını düşünmüyorum. Nitekim diyalog sayısı acınacak derecede az. Film ilerledikçe bizi hikayeye giderek daha aç bırakıyor. Karakterler kendi dertlerinde koşuştururken çoğu ayrıntıdan bizim çıkarım yapmamız bekleniyor gibi. Yine de çoğu arka plan öğesi açıklanmadan bırakılıyor. Bu da film sonunda hafif bir burukluk doğuruyor diyebilirim. Charlize Theron kendinden de bekleneceği şekilde karakterini iyi bir şekilde taşıyor. Bazen filmin Charlize Theron’un karateri olan Furiosa’nın üzerine kurulu olduğunu hissedebiliyoruz. Çılgın kurtarıcımız Max kendini olayların içinde kendini ister istemez bulsa da hikayeyi tam olarak yüklendiği bir nokta yok. Nux karakterinin gelişimi ise şaşırtıcı. Hareketleri beklenmedik ama anlaşılabilir. Böylece çizgisini güzel bir şekilde korumuş. Nicholas Hoult’ın oyunculuğu ile bu iyi hazırlanmış karakter çok iyi bir noktaya gelmiş. Diğer karakterlerde de olduğu gibi bu karaktere de kısa zamanda bağlanıyorsunuz.mad-max-fury-road-nux

“Oh, what a day… what a lovely day!”

Karakterlerin yaşadığı güçlükler bize ecel terleri döktürüyor. Son zamanlarda aksiyon filmlerinde sıkça gördüğümüz zarar görmez, her şeyin üzerinde karakterler değil bunlar. Karakterleri bize yaklaştıracak hikayeler sayesinde de onlar için duyduğumuz endişe güçleniyor. Fakat daha önce de belirttiğim gibi, arka plan daha fazla doldurulabilirmiş. Bu yüzden bu filmi izlemeden önce serinin diğer filmlerini izlemenizde, hiç değilse Max’e ve dünyasına bir adım daha yaklaşmanızda fayda var.

mad_max_fury_road_vehicles
Fury Road’ın en güçlü yanı görselliği. Araçlar ve ortam önceki filmlere göre bir tık daha yukarı çıkmış. Sahneler akıcı, sürükleyici ve organik; ayrıca kendi aralarında sağlam bir bütün oluşturuyorlar. Genel akıcılık o kadar yoğun ki ekrandan gözünüzü ayırıp arkanızda biriken stresi bırakmanıza izin vermiyor. Filmde bolca CGI kullanılmış ama oyuncular klimalı bir stüdyo yerine gerçekten çölde. Araçlar gerçekten yüksek hızlarda tozu dumana katıyor. Kimileri gerçekten takla atıyor. Kimileri ise gerçekten kumlara gömülüyor. Miller olabildiğince CGI’dan kaçınmış ve buradan gelen organik his bariz şekilde seyirciyi Mad Max dünyasının içine çekiyor. CGI tuval olmak yerine sadece fırçalardan biri. Tuval ise çölün kendisi.

Senaryoda hoşuma giden bir detay ise Mad Max serisinin diğer filmlerinde de olan Kıyamet sonrası İngilizce. Ortam şartlarına ve genel yaşayışa bağlı olarak dilin değişimi çok iyi uyarlanıyor. Tabi ki burada dil, kültürü takip ediyor. Hayatta kalma zorlaştıkça insanlığın nasıl gerilediğini, daha basit, belki de hayvani doğalarına döndüğünü seri ilerledikçe daha da iyi gözlemliyoruz.

“No. Put a bullet in her skull, scuttle the rig, return my treasures to me, and I myself will carry you to the gates of Valhalla… you will ride eternal, shiny and chrome!”

Özetle Fury Road aksiyon filmlerinden hoşlanan birisinin kaçırmaması gereken bir film olmuş. Günümüzde mumla aradığımız dolu aksiyon filmlerinden. Görsellik tartışmasız derecede iyi. Hikayesi taşıyıcı unsur olarak başarılıyken, diyaloglar sizi karakterlerle tek tek bağlıyor. Üslubun üstünde daha fazla durmak istiyorum ama spoiler vermekten de çekiniyorum. Şöyle belirteyim, pek çok alıntı yapabileceğiniz bir film bu. Yeter ki dublajlı olarak izlemek gibi bir hata yapmayın. Gerçi bu hatayı hiç bir filmde yapmayın, orası ayrı…

“Do not, my friends, become addicted to water. It will take hold of you, and you will resent its absence!”

Good Bye Lenin

Koma geçirdikten sonra kırılgan bir hale gelen annesini korumak için Alex Doğu Almanya’nı yıkıldığı gerçeğini saklamak zorundadır. Bunu sağlamak için annesine bir rüya alemi hazırlar.

 

dikkat eserin içeriği hakkında azıcık bilgi içererir.

 

Alex(Daniel Brühl) babası tarafından terk edilmiş. Kız kardeşi ve Annesi ile yaşayan bir gençtir. Alex’in annesi sosyalist yaşam tarzını tamamen benimsemiş bir eğitimcidir. Önceleri idealist ve hayallerle dolu bir çocuk olan Alex daha sonra hayallerinden uzaklaşmış bir genç olmuştur. Doğu Almanya’daki Sosyalist rejime karşı olan bir yürüyüşte çıkan kargaşa sırasında tutuklanır. Tutuklanmasını ordan geçen annesi görür ve kalp krizi geçirir. Alex’in annesi artık komadadır ve doktorlar bir daha uyanabileceğinden emin değillerdir. İlerleyen günlerde Almanya’da işler hızla değişmekte Berlin duvarı ve sınırlar alaşağı edilmektedir.
Aradan 8 ay geçtikten sonra Alex’in annesi uyanır. Fakat doktorlar Alex ve Ablasın uyarırlar: “Anneniz çok kırılgan, en ufak heyecandan dahi uzak durmalı. Aksi taktirde hayati tehlike söz konusu”. Fakat annesinin komada geçirdiği 8 aylık sürede para’dan marketlere her şey değişmiştir. Alex annesinin tüm bu olanları kaldıramayacağını düşünür. Ve annesi için evlerinde her şeyi önceki gibi tutabileceği bir “hayal dünyası” oluşturur.

   
2003 Alman yapımı olan Good Bye Lenin bize 1990’ların Doğu Almanyasından bir kesit veriyor. Yönetmenliğini Wolfgang Becker‘in üstlendiği filmin müziklerini Amelie’den de tanıdığımız ise Yann Tiersen hazırlamış. Hikayeye bir çok komedi unsuru işlenmiş, bu da sürükleyici bir anlatım kazandırmış. Ayrıntılarla beraber bir ulusun kapitalizm ile hızlıca nasıl yeniden şekil alabileceğini gördüğümüz gibi Almanya’nın dünya kupasını kazanması gibi sosyal dönüm noktaları da arka planda güzelce işlenmiş olduğunu görüyoruz. İtiraf etmeliyim ki ön yargı ile yaklaştığım “Good Bye Lenin’i” ilgiyle izledim. Ana hikaye’nin yanında geçen olaylar ve hikaye akışı gerçekten başarılı. Drama’nın dozu ayarında tutulduğu gibi aynı şeyi komedi için de söyleyebilirim. Zaten Golden Globe adaylığı dahil olmak üzere 32 kazanılmış ödül ve 15 adaylık da filmin başarısını kanıtlar nitelikte.

 

Son olarak evet, Daniel Brühl Inglourious Basterds‘daki Fredrick.